BIST 100 76.031 % 0,79
USD/TRY 3,3899 % 0,01
EUR/TRY 3,6503 % 0,12
Piyasalar
76.031
% 0,79
3,3896
% 0,00
3,6512
% 0,15
1,0766
% 0,12
10,66
-0,16
1.175,35
% 0,12
53,00
% -1,72

"Ankara memnun olmalı"

İran ve P5+1 arasındaki anlaşma Ankara tarafından açıkça desteklenmelidir

SİNAN ÜLGEN* 14 07 2015, 14:25

P5 + 1 ile İran arasında bu sabah açıklanan ve İran’ın nükleer programının denetim altına alınmasını amaçlayan anlaşma, Türkiye bakımından da önemlidir ve Ankara tarafından açıkça desteklenmelidir.

Anlaşma öncelikle, Ankara'nın ulusal güvenlik hedefleriyle örtüşmektedir. Bu sayede İran’ın nükleer sorunu diplomatik yollarla çözüme kavuşturulmuş olmaktadır. Dolayısıyla zaman zaman Israil yönetimi ve ABD’de Cumhuriyetçi kanadın aşırı uçlarının talep ettiği gibi İran’a bir askeri müdahale olasılığı ortadan kaldırılmıştır.  Zaten büyük bir istikrarsızlık yaşayan, mezhep savaşlarının körüklendiği bu bölgede ilave bir istikrarsızlık dinamiği bu sayede engellenmiştir. 

Kaldı ki bu netice, Türkiye’nin İran’in nükleer programı konusunda izlediği politikayı da haklı çıkarmaktadır. Ankara, bu sorunun diplomatik yollarla ve müzakerelerle çözülmesi gerektiğini savunmuştur. Nitekim 2010 yılında Brezilya ile birlikte güven artırıcı önlemler olarak sunulan bir anlaşmayı İran yönetimi ile imzalamıştı. 

Başarılı bir şekilde uygulanması halinde, anlaşmanın Türkiye için büyük bir güvenlik kaygısını ortadan kaldırması beklenmektedir.

Türkiye'nin İran ile olan ilişkisi basit kalıplara uymamaktadır. İki ülkenin tarihte Osmanlı ve Sefevi imparatorluklarının bölgeden hegemonya elde etme çabasına dayanan bir rekabeti vardır. Bu rekabet modern çağa da taşınmış ve seküler ancak ağırlıklı olarak Sünni olan Türkiye Cumhuriyeti ile Şiiliğin egemen olduğu İran İslam Cumhuriyeti arasında nüfuz sahibi olma rekabeti biçiminde devam etmiştir. Ancak aynı zamanda bu iki bölgesel güç işbirliği yapmak için bir çok yol bulmuşlardır. Ticaret, turizm ve enerji bağlantıları, iki tarafın da yararına olan bu işbirliğinin omurgasını oluşturmaktadır. İlişkinin bu karmaşıklığı, Türkiye’nin İran nükleer krizine dair olan tutumunu biçimlendirmiştir. Ankara, Tahran ile neredeyse yüzlerce yıl dengeli bir şekilde devam eden güç ilişkisinden sonra, bu güç ilişkisini asimetrik hale getireceğinden çekindiği, nükleer güce sahip bir İran’ın ortaya çıkmasıyla karşı karşıya kalmak istememiştir. #pagebreak#

Ancak İran nükleer anlaşmasının Türkiye tarafından bu kadar iyi karşılanmasının başka nedenleri de vardır.

 Ankara, anlaşmanın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması - NPT’nin sağladığı egemen haklara dair yorumunu zayıflatmadığından ötürü de memnundur. Türkiye, yükümlülüklerine uymaları kaydıyla NPT’ye taraf bütün devletlerin uranyum zenginleştirme kabiliyetlerini geliştirmeye hakları olduğu savının ısrarlı bir savunucusu olmuştur. İran nükleer krizinin dorukta olduğu anlarda bile, Ankara ABD tarafından savunulan ve bu hakkın İran için geçerliliğini sorgulayan aşırı katı tutumu benimsememiştir.

Dolayısıyla İran’ın zenginleştirme hakkının koşullu olarak kabul edilmesi Türkiye için tatmin edici bir sonuç olmuştur. Türkiye’nin halihazırda yakıt döngüsü kabiliyeti geliştirme planı olmasa da, nükleer gücün geliştirilmesine dair iddialı planları vardır ve Türk siyaset yapıcılar NPT tarafından sağlanan içlerinde uranyum zenginleştirmesinin de bulunduğu hakları korumak konusunda kararlıdırlar.

Ankara’nın düşünüşünü ekonomik unsurlar da şekillendirmektedir. Komşu bir ülke olan İran, Türkiye için geleneksel bir ticaret ortağı olmuştur. Karşılıklı ticaret 15 milyar doları aşmaktadır. Türkiye enerji ithalatında ciddi bir ölçüde İran’a bel bağlamıştır. Yaptırım rejiminin git gide sıkılaşması Türkiye’nin ihracat potansiyelini de menfi olarak etkilemiştir. Yaptırımların zaman içerisinde kaldırılmasının Türkiye’nin ihracatçı sektörlerine katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Yaptırımların İran’ın anlaşmada öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmesi sonrasında, tahminen bir yıllık bir zaman dilimi içinde kalkması beklenmektedir. Bu şirketler, İran’da yatırım ve tüketim mallarına olan ve yaptırımlar tarafından baskılanmış talebi karşılamayı ummaktadırlar.

Öte yandan İran’a yönelik yaptırımların kalkması Türkiye’nin bir enerji iletim merkezi olma vizyonunu da güçlendirmektedir. Diğer bölge ülkelerinin yanı sıra, Türkiye bu sayede İran’dan da artan oranlarda doğal gaz alabilecek ve Avrupa’ya kendi ticari şartlarında sevk edilebilecektir. Ulusal ekonomi açısından bir diğer avantaj ise anlaşmanın küresel petrol fiyatları üzerindeki etkisi olacaktır.

İran yetkilileri anlaşmanın devreye girmesi ile birlikte bir ay içinde yaklaşık 500.000 varil/gün  tutarında bir arzı piyasaya sunabileceklerini ifade etmektedirler. Bu miktar bir yıl içinde 1 milyon varil/gün sınırına ulaşacaktır. İran halihazırda 1.3 milyon varil/günlük bir petrol ihracatı yapmaktadır. Hernekadar küresel piyasalara sunulacak bu ilave petrol miktarı toplam 100 milyon varil/günü bulan toplam ticaret içinde payı düşük olsa da, arz fazlasının yaşandığı bu dönemde petrol fiyatı üzerinde aşağı yönde bir baskı oluşturacaktır. Bazı tahminler petrol fiyatının bu nedenle bir yıl içinde $ 35 varil/ton seviyesine kadar düşeceği yönündedir. Ancak fiyat dinamikleri başta günlük 10 milyon varil civarında bir üretimi bulunan Suudi Arabistan olmak üzere diğer OPEC üyelerinin üretimi kısıp kısmayacakları ile de yakından ilintilidir. 

Son olarak Türkiye, Suudi Arabistan gibi Arap devletlerinden farklı olarak, genel itibariyle anlaşmanın jeopolitik sonuçlarına dair önemli bir sıkıntı yaşamamaktadır. Türkiye için İran’ın Batı ile ilişkilerinin gelişmesi ve Tahran üzerindeki diplomatik baskının kaldırılması ciddi bir sorun değildir. Ancak Körfez Devletleri ve İsrail, bu senaryoyu İran’ın bölgedeki etkisini güçlendirmesine açılacak bir pencere olarak değerlendirmektedir. Bu ülkeler nükleer anlaşma sonrası oluşacak düzende, ABD’nin İran’ın politik hegemonyasını genişletme çabasına dair katı bir caydırıcı tavır sergilemekte yetersiz kalacağını düşünmektedir. Bunun neticesinde Suudi Arabistan / İran çatışmasının daha akut hale geleceği ve bölgedeki ana istikrarsızlık etkeni olacağına dair bir beklenti vardır. Türkiye’nin, laik bir dış politika geleneğine sahip olagelmiş bir bölgesel güç olarak rolü bu bağlamda daha da önemli hale gelmektedir. Yeni hükümetin önünde ülkenin bölgede gittikçe artan mezhep çatışması potansiyelinin ötesine geçebilecek eşsiz hüviyetini gerçekçi bir dış politika vizyonu ile birleştirerek Türk dış politikasının son yıllarda kaybettiği zemini yeniden kazanma perspektifi bulunmaktadır. 

-----

* Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi –EDAM başkanı, @sinanulgen1

Yukarı

Business HT×