BIST 100 93.083 % 0,82
USD/TRY 4,8326 % 0,77
EUR/TRY 5,6053 % 0,40
Piyasalar
93.083
% 0,82
4,8326
% 0,77
5,6053
% 0,40
1,1584
% -0,47
20,46
0,06
1.213,65
% -1,13
72,27
% -0,86
En son haberlerden haberin olsun istemez misin?

Hangisi seçim sonrasının normali: Düğün alayı mı matem havası mı?

24 Haziran seçimleri sonrasının psikolojisini değerlendiren uzmanlara göre "kaybettim" diyenin hayata küsmesinin "değişimin" doğasına ters olduğunun "kazandım" diyenin de sorumluluklarının arttığının farkında olması gerekiyor

Hangisi seçim sonrasının normali: Düğün alayı mı matem havası mı?
GÖKÇEN TUNCER 27 06 2018, 20:27

-Seçim sonrası seçmen psikolojisiyle ilgili bir haber yapıyorum.

-(Acı gülümsemeyle) Psikoloji mi kaldı ya?

Haberin hazırlığı sırasında bir arkadaşımın verdiği tepki bu şekildeydi ve tam olarak bir seçimin bir ülkede neden bu denli kuvvetli "bayram" ile "yas" uçları oluşturduğunun çıkış noktasıydı.

En başa dönelim...

Türkiye Cumhuriyeti, halk oylaması yoluyla, kurulduğu 1923 yılından bu yana 27'nci kez milletvekillerini, ikinci kez de Cumhurbaşkanı'nı belirledi.

Ve bu seçimde yalnızca kurulan ittifaklar, rekor oy oranları, sürpriz oy kayıpları, aşılan seçim barajları, Meclis'in 19 yıl sonra beş partiyle temsili yoktu.

Siyasi parti liderlerinin animasyon karakteri olduğu, Google'da en çok arananlara paralar harcandığı, deriden yapılmış çift kapılı makamlar önünde beklemenin sona erip, gençlerin akıllarındaki soruları direkt muhataplarına sorabildiği, liderlerin de resmiyeti bırakıp sosyal medyada gençlerin kelimelerini kullandığı bir seçim gördük.

Nüfusunun yüzde 20'ye yakınını gençlerin oluşturduğu, sadece bu seçimde ilk kez oy kullanan 18-19 yaş arası kesimin 1,8 milyona dayandığı Türkiye'de  seçmen, 24 Haziran günü yalnızca "oy veren" değildi. Seçim kampanyalarına yön verendi. Uzaktan izleyen değil, "sosyal medya meclisleri" kurandı. Karşılığını alsın almasın Ekşi Sözlük'te, Twitter'da hesap sorandı.

24 Haziran tarihinin ilk açıklandığı günden sandığa kadar, vatandaşın bu kadar dahil olduğu bir sürecin sonunda "aşırı sevincin" ve "aşırı hüznün" oluşması da kaçınılmazdı.

Desteklediği parti ve/veya cumhurbaşkanı adayı zaferle ayrılan seçmen, sabaha kadar balkon konuşması dinlemekten, konu komşuya baklava dağıtmaktan erinmezken, seçimden istediği sonuç çıkmayan kesim için hüzün, gelecek endişesi, hatta "yolun sonu" hissi hâkimdi.

Her seçimin kazananı, kaybedeni, üzüleni, sevineni olması doğal süreçken, 95 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti'nin özellikle bu seçimde duygusal yoğunluğunun zirve yapmasının nedeni neydi?

SANDIK MI VATANİ GÖREV Mİ?

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan'a göre seçmen davranışlarında etkili olan en önemli faktör, doğu ve batı toplulukları arasındaki fark.

Düşünce temelli Batı toplumları seçim kararında kâr-zarar analizi yapıp, çıkarlarını düşünebilirken, sistemden de memnun oluyorlar. Dolayısıyla seçimlere katılım düşük olabiliyor. Doğu toplumları duygu temelli toplumlar olduğu için sandığa bir vatani görevmişcesine gidiliyor.

Türkiye'de bu sebeple seçimlere katılımın yüzde 87 gibi yüksek bir oranda olduğunu hatırlatan Tarhan, kişilerin kendini yönetimden sorumlu hatta sorumlunun ötesinde "hesap sorabilir" hissetmesinin demokratik olgunluk açısından önemli olduğunu vurguluyor.

Seçmenin sandığa çok fazla saygı gösterdiğini demokratik olgunluk noktasında iyi bir sınav verildiğini söyleyen Tarhan, Türkiye'de liderlerin de bu olgunluğa hizmet etmesi ve seçim sonrası gergin ses tonlarını bir kenara bırakması gerektiğini ifade ediyor.

"ÜZÜLMENİN AŞIRISI: KORKU VE KOMPLO TEORİLERİ"

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nebi Sümer de Türkiye'de seçim süreçlerinin, demokrasi kültürünün yerleşik olduğu ülkelere kıyasla faklılık gösterdiğini söylüyor.

Sümer'e göre demokrasinin daha sağlam temeller üzerine oturduğu ülkelerde seçimin kaybedenleri yalnızca üzülürken, bu temelin olmadığı toplumlarda korku, tehlikede olma hissi, beraberinde komplo teorileri ve dedikodularla geliyor.

Oy kullanmadan önceki ve sonraki psikolojik durumun kişinin desteklediği partiye olan aidiyetine göre değiştiğine vurgu yapan Sümer, bu "ait olma" hissini şöyle açıklıyor:

"Aidiyet ve bağımlılık güçlendikçe kişinin sonuçlara üzülme ya da sevinme şiddeti de artar. Kutuplaşmanın çok olduğu toplumlarda desteklenen parti bir koruyucu şemsiyeye dönüşüyor, sosyal kimliğin bir parçası oluyor ve bu aidiyet hissi daha kuvvetli oluyor"

Sümer'e göre gecenin ikisinde ya da üçünde kazandığı partinin balkon konuşmasını dinleyenle, desteklediği liderin kaçırıldığına dair Twitter'da paylaşımda bulunanların aidiyetleri eşit derecede "aşırı" seviyede.

TÜRKİYE'DE SEÇİMLER VS. FUTBOL

Prof. Dr. Nevzat Tarhan'a göre seçim sonrası üzülmek de sevinmek de doğal bir süreç. Seçimleri futbol rekabetine benzeten Tarhan, "Futbolda bir rekabet vardır ama barışçıl bir rekabet varsa üzülünür, kırgınlık dönemi bittikten sonra herkes birbirini ziyaret eder, ilişkilerini devam ettirebilir, çayını içebilir, komşuluk ilişkilerine, akraba ilişkilerine zarar vermez" diyerek bunun en iyi örneğinin Anadolu'da gözlemlendiğini aktardı:

"Seçim rekabeti boyunca siyasiler çeşitli alanları gezdi, ses tonları yükseldi, tartışmalar oldu fakat siyasiler o bölgeden ayrıldığında komşular yine bir araya geldi. Köy işleri devam etti. Bizim vatandaşımız futboldaki gibi aynı yerde birkaç takımdan oluşurlar, tartışırlar, fakat oturup daha sonra eğlenebilir, oynayabilirler, gezebilirler."

Tarhan'ın aksine psikolojik atmosferin futbol maçının ötesine taşındığını düşünen araştırmacı yazar Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin'e göre CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi'nden oluşan Millet İttifakı'nı destekleyenler, 24 Haziran'daki oylamaya büyük anlamlar yükledi. Cumhur İttifakı'nın bundan sonraki icraatlarına yönelik duydukları endişe, seçimi onlar için "ölüm kalım meselesi" hâline getirdi. Onlara göre bu "son parlamenter seçimdi" ve üzüntü ve endişenin kaynağı bir futbol maçının kaybedilmesi gibi bir yenilgiden değil, "geleceğin kaybı" hissinden geliyordu.

Gezgin, bu durumun Millet İttifakı'nı destekleyenleri, TBMM'ye olan güvenin azalması, "Siyasetle ilgilenmiyorum" diyenlerin sayısının artması ve siyasal yabancılaşmaya itebileceğini söylüyor.

HDP kesiminde ise kendisine verilen oyların Doğu'da düştüğü Batı'da arttığını hatırlatan Gezgin, "HDP seçmeninin iktidar hedefi olmadığı için, baraj geçildiği sürece her zaman memnun" yorumunu yaptı.

DÖRT SEÇMEN TİPİ

Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Millet İttifakı, Cumhur İttifakı ve HDP seçmenlerini sandığa götüren motivasyonu, diğer ülkelerde de gözlemlendiği gibi, dört nedene bağlıyor:

Bunlardan ilki "kendi ekonomik çıkarına uygun olduğunu düşündüğü partiye ya da adaya oy veren" Ekonomik Seçmen. Gezgin'e göre bu seçmen tipi azınlıkta. Zira, çoğunluk olsaydı, işçilerin işçi yanlısı partilere oy vermesinin beklendiği bir ortam oluşurdu. Gezgin, işçi kesiminin, çıkarlarıyla örtüşmeyen partilere oy verme eğiliminde olduğunu söylüyor.

İkinci grup ise "kemik seçmen" de denilen İdeolojik Seçmen. Bu seçmen tipinde kişinin tercihlerini belirleyen sosyal demokrat, Müslüman, muhafazakar, milliyetçi, liberal gibi özelliklere sahip olması. Bu gruptaki kişilerin sayısı dünyaya kıyasla Türkiye'de daha fazla.

Üçüncü tip seçmen, yukarı da Nebi Sümer'in de bahsettiği gibi aidiyet duygusuyla bağlantılı, Sosyolojik Seçmen. Bu kişiler ait olduğu ya da aidiyet hissettiği toplumsal gruplara göre oy kullanıyor. Gezgin bu durumu, "Örneğin, 'Neden falanca parti?' sorusuna  'Çünkü bütün sülalem falanca partili' diyen seçmen, sosyolojik bir seçmendir. Bu açıdan, hemşeri dernekleri dahil olmak üzere dernekler, meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının tercihleri önem kazanır" diyerek açıklıyor.

Sandığa gitmeyi tercih eden dördüncü ve son grup ise "Psikolojik Seçmenler". Parti ve liderlerle adera özdeşleşen bu grup, Alman Sosyolog Max Weber'in ortaya attığı "karizmatik lider" kavramından etkileniyorlar.

"KARALAR BAĞLAMAK" NE KADAR DOĞRU?

Prof. Dr. Nebi Sümer, bu sorunun cevabını Türkiye'de politik kimliğin, bireysel kimliğin üzerine çıkmasıyla açıklıyor.

Siyasi aidiyet yüzünden karalar bağlayanların, işini aksatanların, ilişkilerinde sorun yaşayanların bu durumu yönetemeyenler olduğunu söyleyen Sümer, "Ne yapsam olmuyor, kaç yıldır kaybediyorum" düşüncesiyle şekillenen öğrenilmiş çaresizlikle beraber gelebilecek depresyon, çöküntü, üzüntü, güvensizlik, kendisinden olmayana öfke duygularıyla iki şekilde baş edildiğini açıklıyor:

1) Duygusal başa çıkma: Sağlıklı olmayan bu yöntemde kişi, aynı görüşten olduğu insanlarla bir araya geliyor, dertleşiyor, çoğunlukla karşı tarafı kötülüyor ve bir bastırma duygusu oluşuyor.

Kendisini bastırmayı tercih eden kişi, ortalarda çok fazla görünmeyi tercih etmiyor, sosyal medyadaki görünürlüğünü kısıtlıyor. Böyle durumlarda daha çok psikolojik sorun ortaya çıkıyor.

2) Problem odaklı başa çıkma ve yeniden değerlendirme: "Böyle bir olay oldu, şimdi kendimi uzaklaştırıp ne yapabilirim? Daha mı aktif çalışmalıyım? Dikkatimi buna mı yoğunlaştırmalıyım? Örneğin, Muharrem İnce oy oranını yüzde 30'a çıkardı, buna odaklanmam gerek" gibi yeniden yorumlamaya açık düşüncelerin hâkim olduğu yöntem.

Kişi bu yöntemle nerede yanılmış olabileceğini,  istemediği sonucun olmaması için bir sonraki seferde ne yapması gerektiğini sorguluyor ve böyle yapanlar kontrolü elinde tutuyor. Kişilerde "Kendi duygumu, düşüncemi elimde tutuyorum, kontrol bende" hissi oluşuyor. Birinci yöntemi tercih edenlerde ise kontrol tamamen "korkuda" oluyor.

"ÇOCUKLARI YURT DIŞINA GÖNDERMEYİN"

Çocuklarının geleceğinden endişelenen ebeveynlerin çocuklarını yurt dışına gönderme isteğinin, "değişim arzusunun" doğasıyla ters düştüğünü, rasyonel olmadığını ifade eden Profesör Sümer, insanların inandığı değerler sistemine göre hareket etmesi gerektiğini söylüyor:

"Örneğin, liyakatı savunuyorsa, kendi hayatında liyakata göre çalışıp çalışmadığına bakmalı... Hayatında bir ilkesi olup olmadığını, bir şeyler üretip üretmediğini gözden geçirmeli. Politik kaygı, bu değerlerin ve en sevdiklerimizin üzerine çıkmamalı."

"KUTUPLAŞMAK GİBİ BİR KONFORUMUZ YOK"

Türkiye’nin ilk nöropsikiyatri hastanesi NPİSTANBUL'un Beyin Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı da yürüten Nevzat Tarhan'a göre ise ne kazanan çok sevinmeli ne de kaybeden çok fazla üzülmeli.

Her seçimin "Dur, düşün, yeniden değerlendir ve yeni bir başlangıç yap" mesajı vermesi gerektiğini vurgulayan Tarhan, hem seçmenin hem siyasilerin "Bu bana ne öğretti?" sorusunun yanıtını bulmasının önemine vurgu yapıyor.

Seçimde başarılı olanların kendisine güvenen insanlara karşı sorumluluklarının arttığını söyleyen Tarhan, istediği başarıyı elde edemeyenlerin "kaybeden" olmadığını ifade ederek, bu durumun öz eleştiri ve kendini geliştirme için bir fırsat olduğunu söylüyor.

24 Haziran seçimlerinin "Siz uzlaşmak zorundasınız. Kutuplaşmak gibi bir konforunuz yok. Stratejinizi değiştirmeniz gerek" dediğinin altını çizen Tarhan, Türkiye'nin bir gemi olarak düşünülerek ego savaşlarının, kırgınlıkların, kin gütmelerin bir kenara bırakılması ve herkesin içinde bulunduğu geminin menfaatine odaklanılması gerektiğini ifade ediyor.

Yukarı

Business HT×