BIST 100 76.488 % -0,76
USD/TRY 2,9999 % 0,02
EUR/TRY 3,3707 % 0,10
Piyasalar
76.488
% -0,76
2,9999
% 0,02
3,3707
% 0,10
1,1235
% 0,12
8,71
-0,06
1.317,80
% -0,31
49,06
% -0,37

Ali Koç: Kapitalizmin daha adaletli sisteme dönüşmesi şart

Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç, kapitalizmle ilgili açıklamalarının yanlış yorumlandığını, kapitalizmin tamamen yok edilmesinin değil, daha adaletli bir sisteme dönüşmesinin şart olduğunu belirtti

HABERTÜRK 10 01 2016, 11:02

 B20 Zirvesi’nde yaptığı kapitalizm eleştirisiyle gündeme oturan Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç Habertürk'ten Meltem Ersoy'a konuştu.

“Sözlerimin bu kadar çok ilgi çekmesini biraz garipsedim, çünkü aslında bu konu tüm dünyada tartışılıyor” diyen Koç, hem B20’deki çalışmalarının sonuçlarını, hem de bu süreçte yoğunlaştığı ‘gelir adaletsizliği’ meselesini anlattı:

Kapitalizm kelimesini kullanmayıp ‘kapsayıcı büyüme’, ‘eşitsizliğin azaltılması’ gibi kelimeler kullansaydınız, bu kadar gündem olmayacaktı. Bu kelime seçimi kapitalizmi tartışmaya açmak için bilinçli bir tercih miydi?

Olumlu, olumsuz pek çok görüş aldık. Çoğunluk destekleyiciydi. Bazı kesimlerden konumum nedeniyle kinayeli ve eleştirel yorumlar aldım. Bunun yanında, çok yaratıcı, hoş karikatürleri de gördüm. Mizah yönü ağır basan görüşler de oldu. Ben bunu memnuniyetle karşıladım. Bu memnuniyete olumsuz görüşler de dahil. Eleştiriler arasında bizi daha farklı düşünmeye veya kendimizi daha güzel ifade etmeye yönlendiren görüşler de oldu. Ama bir şey daha gördük ki, kamuoyunda da bu konuları tartışmaya bir ihtiyaç, heves varmış. Yansımalara dair rapor istedim, iki kalın kitap geldi. Dolayısıyla belki isteyerek belki istemeyerek bir şekilde böyle bir tartışmaya yol açmak beni memnun etti.

Gelir eşitsizliğinin temelinde ne var sizce?

Benim dile getirdiğim sistem eleştirisinin temelinde, yüzyıllardır emek ve sermaye arasındaki dengede gidip gelen sarkacın bu kez fazlaca sermaye tarafına kaçmış olması yatıyor.

Sermayenin getirisi, ekonomideki büyüme hızını ve emeğin getirisini aşınca kapitalist sistem bugün tanıklık ettiğimiz türden eşitsizlikler yaratmaya başlıyor. Aslında insanlık tarihi boyunca ekonomik bölüşümün nasıl olacağı hep tartışılmış. Bu bölüşüm hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlikçi olmadı. Bunu beklemek gerçekçi de değil. Bugün geldiğimiz noktada, iki sistem galip çıkmış: kapitalizm ve liberal demokrasi. Eleştiri olduğunda da doğal olarak bu iki sisteme eleştiri oluyor. Benim açımdan konunun temeli, kapitalizmin ortadan kaldırılması ya da yok edilmesi değil, kapitalizmin daha sürdürülebilir, eşitlikçi ve adaletli bir sisteme dönüşmesi.

Bu gerekliliği üç tespitten hareketle söylüyorum:

Birincisi son 20-30 yılda uygulanan ekonomi politikalarında insanın ne yazık ki odakta olmaması. Örneğin, sermaye, mallar, hizmetler ve bilginin dünya üzerinde serbest dolaşımı mümkünken, insanların serbest dolaşımı hâlâ mümkün değil. Bırakın insanın çalışacağı ve yaşayacağı ülkeyi serbestçe seçebilmesini, fakir bir ülkenin vatandaşının, seyahat için bile olsa, zengin bir ülkeye gidebilmesi önünde sayısız engel var. Bugünkü sistemin vahşi kapitalizm diye adlandırılmasının nedeni de bu. 

İkincisi artan zenginlik ve refahın paylaşımındaki eşitsizliğin derinleşmesi.

Üçüncüsü de dünyanın kısıtlı kaynaklarının hoyratça kullanılması. Bu tespitlere bakınca dünyanın acilen daha eşitlikçi ve sadece ekonomik açıdan değil sosyal açıdan da daha sürdürülebilir bir modele ihtiyacı olduğu aşikâr. Tarihsel olarak baktığımızda da, bugünkü sorunların temeli 1990’larda atıldı, 2000’lerle birlikte riskler iyice belirginleşti. O dönemde bilhassa finansal piyasalarda inanılmaz bir rahatlama, gevşeme yaşandı ve orta gelir grubunun ihtiyaçları ucuz ve kolay banka kredileriyle fonlanmaya başladı. Her şey güllük gülistanlıkken, çok güzel giderken kimsenin beklemediği bir anda sol kroşe geldi ve 2008 krizi patladı. Kriz sonrasında da öncelikle banka ve büyük şirketler kurtarılıp sıradan insanlar işini kaybedip evlerinden olunca büyük bir tepkiye, hatta öfkeye neden oldu. Kamuoyunda “kârlar özel, zararlar sosyal” algısı oluştu. Amerika’da başlayıp dünyaya yayılan “Wall Street’i İşgal Et!” akımı bu tepkilerin en somut şekli. Bu tepkinin nedeni temelde artan zenginliğin işçi tarafına aynı oranda ulaşamaması.

Toplumda eşitsizlik kaynaklı bir sosyal patlama potansiyeli hissediyor musunuz?

Bana göre sosyal açıdan sürdürülemez bir ortamdayız. Ekonomik açıdan sürdürülebilirlik artık yetmiyor, sosyal açıdan da sürdürülebilirliği sağlamak gerekiyor. Pek çok veriye bakınca bunun sürdürülemeyeceğini görüyorsunuz. Nitekim mülteci krizi ve göç dalgaları, terör bunun örnekleri. Gelir eşitsizliği başta olmak üzere bu sorunları liderler ya da iş dünyası gönüllü olarak düzeltemezse birilerinin bunu zorla düzeltmeye çalışacağından emin olabiliriz.

EMEK-SERMAYE SARKACI FAZLACA SERMAYEYE KAYDI

“Yüzyıllardır emek ve sermaye arasındaki dengede gidip gelen sarkaç bu kez fazlaca sermaye tarafına kaydı. Sermayenin getirisi emeğin getirisini aştı. G20 – B20 sürecinde benim açımdan en çarpıcı veri G20 ülkelerinde şirket kârlarının milli gelirden aldığı payın tarihin en yüksek seviyelerine ulaştığı bir dönemde, çalışanların milli gelirden aldığı payın gerilemesiydi. Bu olgunun özellikle gelişmiş ülkelerde daha belirgin bir hale geldiğini de vurgulamak isterim. Bu nedenle de zenginlik nimetinden işçi aynı oranda yararlanamadı. Zaten sosyal açıdan bu durum sürdürülemez derken kast ettiğim konulardan biri budur.

Benim açımdan konunun temeli, kapitalizmin ortadan kaldırılması ya da yok edilmesi değil, kapitalizmin daha sürdürülebilir, eşitlikçi ve adaletli bir sisteme dönüşmesi gereği. Eşitlik kavramını da açmakta fayda var: Tarihin hiçbir aşamasında tam eşitlik olmamıştır. Hiçbir ekonomik modelde, siyasi ya da toplumsal modelde bu olmamış. Olacak gibi de değil. Bunu beklemek gerçekçi de değil. ‘Mümkün olduğu kadar eşit’ vurgusu önemli.” 

KÜÇÜKLÜĞÜMDEN BU YANA AÇGÖZLÜLÜKTEN RAHATSIZIM

“Günümüzde karşılaştığımız ekonomik ve sosyal krizler, işsizlik, gelir dağılımının bozulması, artan göç dalgası gibi olaylara baktığınız zaman vicdanı ve adalet duygusu olan herkesin bu sorunlar karşısında benimkine benzer duygu ve değerlendirmelere sahip olması doğal. Ben küçüklüğümden, lise ve üniversite yıllarımdan bu yana açgözlülüğe varan hırs konusunda her zaman rahatsızlık duyan biriyim. Bu hiçbir zaman değişmedi. Bugün geldiğimiz noktadan rahatsız olmamak da bu nedenle mümkün değil, biraz vicdanın, adaletin varsa rahatsız olursun.”

TERCİHEN DEĞİŞTİRMEZSEK MECBUREN DEĞİŞECEK

“Bugünkü durum sosyal açıdan sürdürülebilir değil. Gelir eşitsizliği başta olmak üzere küresel sorunları; iş dünyası olarak biz, gönüllü olarak ele almadığımız sürece, mecburen ele almak zorunda kalacağız. 'Wall Street’i İşgal Et' gibi eylemler bu konuda bütün dünya için önemli bir uyarı olarak değerlendirilmeli. Bu eşitsizliğe, vicdan sızlatan tabloya karşı biz kayıtsız kaldığımız takdirde başkaları başka şekilde bunu ele alacak ve bu tür sosyal patlamaların çok daha fazlasını görme tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğiz

Benim dikkat çektiğim sorunlar belki de daha çok zengin ülkelerde yaşanacak sorunlar. Ancak yine de bizim de ders ve önlem almamız lazım.Bizim ülke olarak geleceğimiz çok parlak, ama bugün kırmızı alarm veren tehlikelere karşı hep beraber omuz omuza vermediğimiz takdirde bizim başımıza da çok ciddi problemler gelebilir.”

KAPİTALİZMİN NİMETLERİNİ İNKÂR HAKSIZLIK OLUR

“Kapitalizm olmasaydı hayatımızda pek çok şey olmayacaktı. Pek çok sektörde çığır açan gelişmeler de kapitalizm sayesinde oldu. Kapitalizmin doğasındaki rekabet ve girişimciliğin sayesinde ortaya çıkan yenilikler ve ekonomik gelişmelerin çok çok büyük nimetleri oldu. Bunları inkâr etmek haksızlık olur. Güzel şeyler olurken, kötü şeyler de oluyorsa buna ‘Neden böyle oldu?’ diye kafa yormamız lazım. Benim demek istediğim, kapitalizmin bugün geldiği noktadaki yanlışların gözden geçirilmesi gerektiği.”

KAMUNUN OYUNA GİRMESİ ÖNEMLİ

Sistemdeki değişim nasıl olacak? Kamu iradesi mi devreye girmeli?

Kamu iradesi olmadan hiçbir adım atılamaz. Bakın tarih de bu anlayış değişimini ortaya koyuyor. 1980’lerde kamunun oyuncu olmaktan çekildiği, piyasalarda serbestleşmeye gidilen bir ortam yaşandı. Ancak, bu deregülasyon ortamının iyi yönetilmemesi bizi 2008 krizine getirdi. Şimdi görüyoruz ki, devletlerin bazı regülasyon konularında yeniden oyuna girmeleri çok çok önem kazanıyor, hatta bazen sadece regülasyon değil, bilfiil oyuncu haline gelebiliyorlar.

Kamunun değişen rolüyle ilgili örnek vermek gerekirse; ülkemizde de altyapı yatırımları ve sağlık alanında başarıyla uygulanan ve PPP (Public Private Partnership) olarak da bilinen Kamu – Özel Sektör İşbirliği Modeli’nin hem kalkınma hem istihdam yaratma açısından çok etkin bir araç olduğuna inanıyorum.

RAHAT HAYAT SORUNLARDAN MUAF TUTMUYOR

İşsizlikle beraber gelen sosyal sorunlar ve gerginlikler nedeniyle çocuklarınızın geleceğinden endişe duyduğunuzu söylediniz, “Ali Koç da endişe duyuyorsa biz ne yapalım?” diyenler oldu, gelir piramidinin üstündeki kesimin kendisi ya da çocukları potansiyel sorunlardan muaf mıdır?

Bu konu beni çok üzdü.Geçen yıl Antalya’da G20 toplantısında yaptığım konuşmada “Bir baba olarak dünyanın gidişatına baktığımız zaman çocuklarımızın geleceğinden endişe duymamak mümkün değil” demiştim. Elbette burada tüm çocukları kastediyorum, ama farklı yerlere çekildi. Gelecek kuşaklara bırakacağımız dünyaya baktığımızda işsizlik, gelir eşitsizliği ve iklim değişikliğinin yaratacağı sorunlar başta olmak üzere pek çok problem olduğunu görüyoruz. Ekonomik krizler, radikal görüşlerin toplumda bu kadar karşılık bulması içinde bulunduğumuz durumun ne kadar büyük hızla kötüleşebileceğinin en öne çıkan kanıtı. Dolayısıyla, sorunun muafiyet kısmı kesinlikle geçerli değil.

Üst gelir seviyesinde olmak sizi tüm bu sorunlardan elbette muaf kılmıyor. Bu soruyu hem garipsedim, hem de sevindim cevap verme fırsatı doğduğu için. Ne demek muaf olmak, nasıl muaf olabilirim ki! Çok sığ bir düşünce bu bence. Ülkenin her bireyi ülkenin gidişatı ve sorunlarından etkilenir. İster istemez etkileniyor. Belli bir kesimden gelmek, hayatın rahat diye ülkenin vatandaşlarının yaşadığı sıkıntılardan muaf olmasını gerektirmiyor ve getirmiyor. Belki bizim gibi insanlar bunu daha çok dillendirse ortak anlayış, mutabakat daha çabuk sağlanır.

Yoğun bir G20 ve B20 süreci geride kaldı. Sonuç Bildirgesi’ne de giren ‘kapsayıcı büyüme’yi mümkün kılacak somut yol haritası size göre nedir?

Türkiye G20 toplantılarında gerek iş dünyası gerek siyasiler olarak iyi bir iş çıkardı. Bizden sonraki dönem başkanı olan Çin’e iyi bir miras, başlangıç noktası bıraktık. Kapsayıcı büyüme, toplumun bütün kesimleri için fırsatlar yaratan ve artan refahın vatandaşlar arasında mümkün olduğunca eşitlikçi bir şekilde paylaşılmasına olanak sağlayan bir büyüme modeli olarak tanımlanabilir. Bunun araçları konusunda ne yazık ki herkese uyan tek bir reçete olmadığı için mutabakat sağlamakta zorlanıyoruz. Ama temel olan şu: bu yol haritalarının uzun vadede meyve vermesi gerekiyor.

Hâlbuki gerek şirketlerin üzerindeki kâr baskısı olsun, gerek politikacıların üzerindeki seçim baskıları olsun, bunlar çok daha kısa dönemli konular olduğu için genel mutabakat sağlanmakta zorluk çekiliyor. Bize göre, kuvvetli, iradeli liderlerin sağlayacağı mutabakat ve uygulama ve bu uygulamaların takibi bence kapsayıcı büyümeye bizi en çok yaklaştıracak yoldur.

B20 İstihdam Görev Gücü olarak şubat ayında yaptığınız ilk toplantınızda, “Avustralya’dan aldığımız dönem başkanlığının mirasını ileriye taşımak istiyoruz. Söz değil, aksiyon zamanı. Verilen sözlerin uygulanıp uygulanmadığını izleyecek bir mekanizma geliştirmeyi hedefliyoruz” dediniz. G20 toplantısını geride bıraktık, Çin dönem başkanlığına nasıl bir birikim bırakacaksınız?

Türkiye Dönem Başkanlığı’nın bu yılki öncelikleri G20 sürecinde devamlılık ve uygulama konularıydı. Uygulamada farklı bir yaklaşım geliştirdik. B20 İstihdam Görev Gücü olarak bizden önceki dönem başkanlıkları sırasında ülkelerin söz verdikleri reformları hayata geçirme konusundaki performanslarını analiz ettik. Ülkeleri başarı durumlarına göre kümelere ayırdık. Sonuçta, bazı ülkelerin iyi, bazılarının geride kaldığını gördük. Fakat bize gelen talep doğrultusunda bazı politik nedenlerden dolayı ülkelerin istihdamla ilgili reform değerlendirmelerini kamuoyuna açıklayamadık. Oysa biz iş adamları olarak, sorunlarla yüzleşmekten, başarılarımızın ya da hatalarımızın ölçülmesinden, piyasalar tarafından sürekli hesap sorulmasından nasıl kaçmıyorsak, dünya liderlerinin de gerçeklerle benzer bir şekilde yüzleşebilme cesaretini göstermeleri gerektiğine inanıyorum. Çin Dönem Başkanlığı’nın bizim geliştirdiğimiz metodolojiyi kullanabilmesini umut ediyoruz.

'G20’NİN YAPISI DEĞİŞMELİ'

“G20 küresel sorunların çözülebilmesi için çok önemli bir platform, bu yüzden de değişip kendini geliştirmesi çok önemli. Bana göre, bugünkü yapısının gayri resmi olması, yani yaptırım gücünün olmaması eksiklik. Buna ek olarak başkanlık her sene değişiyor, az sürede çok şey yapmanız gerekiyor, dünya çapında lobi yapmanız gerekiyor, dolayısıyla devamlılık ve sahiplenme açısından bir sorun yaratıyor. Mesela iki senelik başkanlık, çift başkanlık olur. Bence bir merkezi olmalı, bütçesi, uzman kadrosu olmalı. Tenkit olarak değil, gelecek için çok önemli bir platform olduğu için gözden geçirilmesi için söylüyorum.” 

'3 MİLYAR EURO ANCAK JEST OLABİLİR'

Türkiye 2 milyonun üzerinde Suriyeli mültecisiyle bu sorunu en derin yaşayan ülke. Bu sorunun ekonomiye ve istihdam piyasasına etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyadaki mülteci sorununa bakınca insanın içi acıyor. Keşke bu durum ile karşı karşıya kalınmasaydı ama gelinen noktada ülkemizin halkımızın ve devletimizin duruşu takdire şayan. Ben bu konunun, artmakta olan gelir eşitsizliklerinden bağımsız ele alınamayacağı görüşündeyim. “Zengin Kuzey”in, kendisini “Fakir Güney”den izole ederek, refahını ilelebet koruyabileceğini düşünecek kadar saf olabileceğine inanmak istemiyorum.

Mülteci sorununun kalıcı bir şekilde çözülebilmesi için asıl yapılması gereken, zenginlik ve refahın hem ülke içinde, hem de ülkeler arasında daha eşitlikçi bir şekilde dağılmasını sağlayacak mekanizmalar geliştirilmesi olduğunu düşünüyorum. Eğer bu yapılmaz ve sadece dışlayıcı güvenlik politikalarıyla bu iş çözülmeye çalışılırsa, korkarım ki önümüzdeki yıllarda çok daha fazla sayıda mülteci “Zengin Kuzey”in kapılarını zorlamaya başlayacak.

AB’nin Türkiye’ye mültecilere yardım için 3 milyar Euro’luk kaynak ayırması; maddi açıdan yeterli mi? AB ile siyasi pazarlıkların unsuru olarak değerlendirilmesi doğru mu?

Avrupa Birliği, Türkiye ile ilişkilerini mülteci sorunu çerçevesinde ve faydacı bir bakış açısıyla yürütürse, bu ne etik bir yaklaşım olur ne de bu yolla sürdürülebilir bir başarı elde edilebilir. Son derece yakışıksız bir davranış olur.

Türkiye’ye bir defaya mahsus önerilen 3 milyar Euro’nun herhangi bir sorunu çözebileceğini düşünmüyorum. Bu aşikâr. Bunu ancak, yaklaşık 2.5 milyon mülteciyi ağırlayan, sadece İstanbul’da AB’nin toplamından daha çok mülteci barındıran ve şimdiye kadar yaklaşık 8 milyar dolar harcayan Türkiye’ye AB tarafından verilen bir iyi niyet mesajı, bir tür dayanışma işareti olarak algılamak istiyorum. Öte yandan bu meblağ bizim AB’ye üyelik sürecimizin herhangi bir noktada parçası kesinlikle olmamalı.



 

Yukarı

Business HT×