BIST 100 73.391 % 1,20
USD/TRY 3,5340 % 0,37
EUR/TRY 3,7334 % -0,64
Piyasalar
73.391
% 1,20
3,5339
% 0,37
3,7344
% -0,61
1,0566
% -0,92
10,93
0,10
1.179,25
% 0,15
53,99
% -0,86

Sıcak paranın laneti

İktisatçı Erinç Yeldan'a göre Türkiye'nin büyümesinin son 3 yılda yüzde 3'e saplanmasının nedeni 2008 öncesi sıcak paraya kapı açan politikalar.

KERİM KARAKAYA 10 03 2015, 07:45

Türkiye 2012'den bu yana ortalama yüzde 3 ile tarihsel ortalamasının altında büyüyor. Bu yıla gelen sanayi üretimi gibi ilk veriler, 2015 yılının da büyüme açısından pek parlak olmayacağını gösteriyor. Rakamlar ne hükümeti, ne de özel sektörü tatmin  ediyor.  Peki Türkiye neden istenen hızda büyümemiyor? Kalıcı, hızlı büyüme sürecine ulaşmak için hangi adımlar atılmalı? Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan ile konuştuk.

Türkiye ekonomisi son yıllarda yavaşlamaya başladı. Son 3 yılda ortalama yüzde 3 büyüme söz konusu. Geçmiş yıllardaki ortalamanın altında büyümemizi neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle birkaç tespit yapalım. Kalkınma Bakanlığı’nın verilerine göre, 1950-2012 arasında yüzde 4.8 büyüme var. 1950 sonrasını herhangi bir 5 yılı ele aldığınızda bu oranının yakalanamadığını görürsünüz. Büyümenin patlama yaptığı yılları büyük çöküşler izlemiş. Büyüme verilerinin grafiğini yaptığınızda bir hastanın kalp atışlarına benzer bir çizgi görürsünüz. Aşırı derecede oynak bir görünüm var.

1980 sonrasında ise büyüme kabaca yüzde 3,5 düzeyinde seyrediyor. Uzun vadeli trend analiz yaparsanız da büyüme eğiliminin aşağı yönlü olduğunu görüyorsunuz. 1980 sonrasında oynaklığın artmasında seçilen ekonomik model etkili olmuştur. Seçilen ekonomik modelin başarısı ise sermaye akımlarına bağlı.

IMF’nin 2011 yılında yayınladığı bir raporda bu noktaya dikkat çekerek, Türkiye ekonomisinin sermaye girişleri olduğunda büyüdüğünü, sermaye girişlerinin yavaşladığı zamanlarda -bunun altını çizmek istiyorum sermaye çıkışları olduğu zaman değil- ekonomi daralıyor.

Bu tespitleri yaptıktan sonra 2000’ler sonrasındiki durumumuza bakalım. Türkiye 2000’lerin başına kadar geleneksel olarak büyük cari işlemler açığı veren bir ülke değildi. Bir miktar dış ticaret açığı verilir, turizm gelirleri, işçi dövizleri kalemleri ile cari açığı dengeye getirirdi. Bunun istisna olduğu, yani açığın çok arttığı yılların hemen arkasından ise krizler olurdu. Öyle bir konjonktüre girdi ki Türkiye ekonomisi, Anadolu insanı tüketici olarak cesaretlendirildi. Mütevazi tüketim kalıpları içindeki bu insanlar, imar rantları ile de beslenenince marka ürün talep eden tüketiciler oldular. Bir başka ifade ile cesur tüketiciler haline geldiler. Dolayısıyla tasarruf oranı ciddi şekilde düştü. Bunun üzerine küresel ekonomideki büyük parasal bolluk eklendi. ABD’de cari açık verilirken, karşısında bunu fonlayan Çin ekonomisi ile ikili bir ekonomik yapı kuruldu. Küresel faizlerin artan parasal bollukla tarihi düşük seviyelere, örneğin yüzde 1’lere indiği bir ortamda Türkiye yüzde 10’a yakın reel faiz vermeye devam etti. Türkiye daha yüksek faiz vererek piyasa oyuncularına yüksek arbitraj imkanı sundu ve “yükselen piyasa” oldu. 2003-2008 yılları arasında olan budur.

2003’den itibaren Türkiye’nin cari açığı yükselemeye başlamıştı  ve bu görmezden gelindi. “Yapısal olarak farklı bir dönemdeyiz, ekonominin temelleri değişti” dendi. Dolayısıyla cari açık sorunu görmezden gelindi. Hatta “Finanse edilebildiği sürece cari açık sorun değildir” gibi iktisadi açıdan oldukça irrasyonel ve saçma bir argüman geliştirildi.

Fakat, piyasanın çalışma biçimi buydu. Para ucuzdu ve ucuz olan alınırdı. Piyasa kısa vadeli, cazip arbitrajın peşine takıldı. Bu spekülatif giriş ve çıkışlar Türkiye ekonomisine onarılması çok büyük zararlar verdi. Bence Türkiye ekonomisinin 2008 sonrasında durgunluğa girmesinde işte bu kuralsızlaştırılmış, spekülatif sıcak paranın çok büyük rolü var.

Eğer Türkiye’nin ödemeler dengesi istatistiklerine bakarsanız, 2006 sonrasına cari açıkta bir sıçrama görürsünüz. Bu koşullarda küresel krize yakalanan Türkiye, 2009 krizini OECD ülkeleri arasında  en şiddetli yaşayan ilk 3 ekonomiden biri oldu. Üretim düşüşleri, sanayi üretimi düşerken, işsizlik sıçradı.

2009’daki sert daralmanın ardından 2010 ve 2011’de ise büyüme rekorları kırıldı. Hatta Çin ile birlikte dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri arasında yer aldık.

Evet kriz sonrası ABD ve diğer ülke merkez bankalarının parasal kolaylaştırma politikalarına devam etti. Parasal genişlemenin artması Türkiye gibi ülkelere yeniden sermaye girişlerini hızlandırdı. Dolayısıyla Türkiye’ye yeniden zaman kazandırdı.

Bir görüş şunu savunuyor: Türkiye şu an yaşadığı büyüme sorununu aslında 2007 yılına gelindiğinde yaşamaya başlamıştı. Kısacası büyümede zaten tıkanmıştı ancak kriz sonrası küresel para politikaları sayesinde bunu geçici olarak aştı. Şimdi ise ertelenmiş sorunları yeniden yaşıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Evet katılıyorum.

Sermaye akımlarının ya da sıcak para girişinin büyümenin tıkanmasında ana etken olduğunu savunuyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Dışarıdan gelen ucuz döviz girişi ya da sıcak sermaye akımı diyelim ulusal para biriminde aşırı değerlenmeye neden oluyor. Dış borçlanma ve aşırı değerli para birimi yaratan bu girişler, yurt içi üreticiler arasındaki bağı koparıyor. Ucuzlayan yabancı mallar ara malı üreticilerini yok ediyor. Orta boy şirketler piyasada giderek çekilirken, ara mallarında dışa bağımlılık artıyor. İhracat ve üretim yapmak için giderek daha fazla ithalata bağımlı bir ekonomik yapı ortaya çıkıyor. Bu da ortaya cari açık sorununu çıkarıyor. Cari açık genelde finansal bir risk olarak algılanıyor. Kuşkusuz doğru ama bundan daha fazlası var. Cari açığın tahribatı bunun ötesinde üretimde büyük tahribatlara neden oluyor.

Bu doğalgaz ya da petrol üreticisi ülkelerin başına gelen “kaynak laneti” benzeri bir durum. Türkiye için de “sıcak para laneti” yaşandı diyebiliriz.

Son yıllarda büyümedeki yavaşlamaya rağmen, alışık olmadığımız bir şekilde cari açık yüksek seyretmeye devam ediyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

İşte tahribatın boyutu burada görülüyor. Bir yandan siyasi riskler, diğer yandan dünya ekonomisinde durgunluk var. Yatırım ve tüketim kararları erteleniyor. Parasal genişleme operasyonlarının sonuna gelindi. Bu şartlar altında Türkiye iç talebe dayalı büyümeye dönmek istiyor ancak bunu yapamak için gerekli olan enstrümanlar elinden  çıkmış durumda. Ulusal tasarruflar çok düştü. Tüketimi artırmak, tasarrufları dolayısıyla cari açığı artıracak. Bu büyük bir ikilem. İç talebin uyarılması için faizi kullanamıyorsunuz çünkü zaten negatif. Geriğe bir tek döviz kurunun aşındırılması kalıyor. Fakat bu da ne siyaseten ne de iktisaden bir anda yapılamaz.

Peki ne yapılabilirdi bu duruma engel olmak için 2008 öncesinde?

Para birimindeki değerlenmeye karşı Brezilya, Şili ve Arjantin gibi ülkeler istikrarlı döviz kuru rejimi uyguladılar. Merkez bankaları bu süreçte geleneksel ve geleneksel olmayan birçok yolla para birimini savundu. Türkiye ise kitaba sadık kaldı. “Biz enflasyon hedeflemesi yapıyoruz ve bu kesinlikle dokunulmazdır” yaklaşımı uygulandı.  “Sermaye hareketlerini serbestliği dokunulmazdır” denerek bu iki konuda bir girişim yapılmadı. Bunun sonucunda TL’deki değer kazanmanın önüne geçilemedi. 1 TL=1 Dolar konusu tartışılır duruma geldi. Sanal bir ortam yaratıldı.

Kimileri gelinen noktada Türkiye’nin orta gelir tuzağına düştüğünü savunuyor. Katılıyor musunuz?

Hayır katılmıyorum. Teknik olarak Türkiye henüz orta gelir tuzağında değil. Orta gelir tuzağına düştüğümüzü ve bu nedenle yapısal reformlar yapmamamız gerektiğini söyleyenler var. Orta gelir tuzağının teknik tanımlarından biri artık sermayeye yatırım yapmanın getirisinin çok düşmüş olması ve dağılımından oluşan bir büyüme olanağının kalmamış olmasıdır. Limitsiz işgücünün tamamlanmış olması lazım. Türkiye tarımında hala nüfusun yüzde 20-25’i çalışıyor. Yüzde 15 katma değer üretiyor. Dolayısıyla tarımda verimlilik hala çok düşük. Daha henüz bu gerçekleşmedi. Bölgeler arası eşitsizliklerin ve sermaye getirilerinin hala çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz.

Bu söyledilerimden yapısal reform yapılmaması sonucu çıkarılmasın. Türkiye’nin önünde büyük yapısal sorunlar var. İşgücü piyasasındaki geçici işgücü, kısa çalışmanın önündeki hukuki katılıkların giderilmesi gerekiyor. Eğitimde çok ciddi sıkıntı var. Çocuklarına yabancı dil öğretmek için bu kadar büyük paralar harcayan ama sonucu bu kadar kötü olan tek ülkeyiz belki de. Fakat bu tür reformların yapılması gereken bir makro ekonomik iklim var. Sağlıklı bir finansal sistemi kurmadan, döviz kurunda istikrar yakalamadan, sermaye girişlerinin uzun vadeli ve kalıcı bir yapıya kavuşturulmadığı bir ortamda yapısal reformların etkisinin sınırlı kalacağını düşünüyorum. Ameliyat ortamının steril ve sağlıklı bir ortamda yapılması gerektiği gibi. Hastanenin temiz olması lazım, teknik malzemelerin sağlanması gerekiyor.

Orta gelir tuzağının teknik bir diğer tanımı ise kişi başı milli gelirin 16-17 bin dolar arasında kalmasıdır. Bu tanım çerçevesinde de baktığınızda orta gelir tuzağında olmadığımız sonucuna ulaşabiliriz.

Spekülatif sermaye girişlerini engellemek için neler yapılabilirdi?

Klişe gibi gelebilir ama piyasa dostu bir dizi enstürman var ve üretilebilirdi. Örneğin faiz koridoru bu ihtiyaçlardan ortaya çıktı. Zorunlu karşılıklara ilişkin uygulamalar bunlara örnek. Rezerv Opsiyon Mekanizması (ROM) katsayıları ile enstürman olarak ortaya çıkarıldı. Tobin ilk akla gelen önlemlerden. Sermayenin vadesine göre uyarlanabilirdi.

Şili örneğin çok ciddi tedbirler aldı. 1990’dan sonra vadesi 1 yıldan düşük sermaye akımlarında Merkez Bankası’nda bloke etme yetkisi getirildi, faizsiz bir şekilde. Elbette bundan kaçışlar oldu ama giderek azaldı. Şili bürokrasisine bu ayrıca sermayeyi takip etme şansı verdi.

Genel kabul görmüş düşüncelerin aksini iddia ediyorsunuz. Çoğu iktisatçı, 2003-2008 yılları arasında sağlanan siyasi istikrar ve ekonomik reformlar sayesinde ekonominin başarılı olduğunu, 2009 sonrasında ise bunlardan ödün verildiği için ekonominin yavaşladığını savunuyor. Siz ise tam tersini iddia ediyorsunuz.

Evet tam tersini söylüyorum. Tahrik edici olsun diye şunu da ekleyeyim: 2001 krizinin nedeni de IMF programının harfiyen uygulanmasından kaynaklandı.

Şu anki bütün yapısal sorunların biriktiği, fay hattındaki enerjinin arttığı dönem 2003-2008 arasıdır.

Olumlu bir adım atılarak BDDK ve Merkez Bankası gibi bağımsız kurullar oluşturuldu. Ancak bunlar aracılığı ile sermaye girişlerine karşı hiç bir denetim, düzenleme getirilmedi. Bir kontrol mekanizması yoktu.

2003 sonrasında bankalar yerine reel sektör şirketleri borçlanmada ana aktör durumuna geldi. Çok mantıklıydı çünkü döviz ucuzdu, içeride bankacılığın kredi imkanları regülasyonlar nedeniyle sınırlıydı. Şirketler neden içeriden borçlansın ki?

Bu sürecin iki türlü tahribatı  oldu. Sanayi şirketleri giderek inşaat ve finansal oyunlara başvurmaya başladı. Üretimle uğraşmak yerine, sanayicinin rantiyeciye dönüştüğü bir ortama sürüklendiler. Türkiye ve Brezilya ciddi anlamda bir durgunluğa girdiler çünkü modeli tekrar 2008 başına öykündürecek şartlar yok. Reform eksikliğinden ziyade, yabancı sermaye girişi eksikliği var.

2003-2008’den ülkeyi yüzde büyüten sermaye girişlerindeki artılş ve yüzde 40 ucuzlamış dövizdi. O bakımdan, “Türkiye 2008’e kadar reform yaptı bırakılınca ekonomide kötüye gitti” söylemi gerçeklerle bağdaşmıyor. Oradaki  “reformlar”, TL’deki aşırı değerlenmeyi kontrol edememesi ve sermaye girişlerini engelleyememesinden kaynaklanıyordu. Sermaye hareketleri 2006’dan sonra parayı cezalandırmalıydı ama yapılmadı.

O halde Merkez Bankası’nın, 2010 sonrası uyguladığı para politikasının daha doğru olduğunu da söyleyebilir miyiz?

Bence doğru. 2010 Kasım ayından sonra Merkez Bankası’nın ortaya koyduğu, “Finansal istikrar en az fiyat istikrarı kadar önemlidir” söylemini çok önemli buluyorum. Dövizin fiyatını dikkate almayan bir fiyat istikrarının olmayacağı duruşu çok önemliydi. Atılan adımlar elbette daha sert olabilirdi ama yine de önemliydi.

Önümüzdeki yıllar ne bekliyor bizi? Özellikle küresel anlamda büyümenin ana problem olarak görüldüğü bir ortamı dikkat alarak...

Bu konu ile ilgili söyleyeceklerimi bir şarta bağlayarak söylemem gerkiyor. Türkiye periyodik olarak milli gelir hesaplamalarını değiştiriyor ve birden bizim milli gelir artıyor. Bütün söyleyeceklerimizi boşa çıkaracak böyle bir hamle gelebilir. Dolayısıyla bundan sonra söyleyeceklerimi bunun gerçekleşmeyeceği varsayımı ile söylüyorum. 2023 hedeflerine bu mütevazi büyüme oranları ile ulaşılamayacağı çok açık. Türkiye’nin sabırlı bir şekilde sanayisini, ara malı bağlantılarını ve sanayisini dönüştürecek bir yatırım hamlesine ihtiyaç var. Bu da mutlaka bölgesel bazlı olmalı. Türkiye’de özellikle Güneydoğu ve Doğa Anadolu’da ciddi bir yoksulluk tuzağı tehlikesi var. Bundan çıkmak için kamuya büyük bir yatırım hamlesi yapma zorunluluğu doğuyor. Gerekiyorsa KİT’ler aracılığı ile. Daha ileri teknolojiye dayalı sanayi ve ulaşım hamlesi gerekiyor. Böylesi bir hamlenin sonucunu belki 10 yıl sonra göreceğiz. Ama bir an evvel başlanması gerekiyor. Aksi hale düşük büyüme ve yoksulluğa saplanabiliriz.

Devleti geri çağırıyorsunuz o halde.

Evet, kesinlikle devleti geri çağırıyorum. Devlet ne üretmesi gerekiyorsa, hangi alanda eksiklik duyuluyorsa onu üretmeli ve ekonomiye geri dönmelidir.

Yukarı

Business HT×